Cuma, 25 Eylül 2026 25.09.2026
17°C
USD 48,88
EUR 55,69
Altın 6.757
Benzin 80,80
Dizel 93,80

Mevlana ve ötesi

NULL

Geçtiğimiz hafta sonu Şeb-i Arus törenlerine katılmak üzere Konya’daydım. 
Ne mutlu Mevlana’ya ki vefatının üzerinden 744 sene geçmiş olmasına rağmen hala büyük bir sevgiyle, saygıyla, coşkuyla hatırlanıyor, anılıyor. 
Gündüz önce türbeye bir ziyarette bulunduk. 
O türbedeki havayı size kelimelerle anlatmam çok zor. 
Mevlana’nın 8 asır önce yarattığı hoşgörü ikliminin ılıman etkileri hala devam ediyor. 
***
Dünyanın her yerinden gelen Rumi dostları (bizdekinin aksine, Mevlana yurtdışında, özellikle Batı kültüründe Rumi olarak tanınıyor) orda öylesine bir ruh ortaklığına paydaş olmuşlar ki; birbirlerinden çok farklı olmalarına rağmen ne kimse kimseye karışıyor ne de kimse kimseye ters ters bakıyor. 
Kimileri oturmuş hat yazısı yazıyor, kimi gruplar bağdaş kurmuş kadınlı-erkekli dini sohbetler ediyorlar, bazıları sakal-ı şerifi öpüyor, bazıları vecd içinde gözlerini kapatmış dua ediyor, bazıları oranın uhrevi ortamından etkilenmiş ağlıyor. 
***
Ve hiç kimse kimseye yan gözle bakıp ayıplamıyor, garip karşılamıyor. Bizim grubun kadınları adet yerini bulsun diye türbeye girerken başlarını örttüler; ancak İran’dan gelip de başını örtmeyen kadınlar da vardı. 
O ortamda her şey ve herkes olduğu gibi kabul edildi ve sevildi. Olması gereken de bu değil mi aslında? 
Neden Mevlana’nın huzurunda birbirimize gösterdiğimiz hoşgörüyü ve saygıyı sokakta, camide, toplu taşıma araçlarında, okulda, çarşıda, pazarda birbirimize gösteremiyoruz? 
***
Sosyal medyada sözleri en çok paylaşılan kişi belki de Mevlana’dır. Üstelik de doğru mu yanlış mı diye araştırmadan, çoğu defa ona ait olmayan cümleleri paylaştığımız da olmuştur. 
Ben de aynı hataya düşmüş olabilirim. 
Mesela hepimizin Mevlana’ya ait olduğunu sandığı meşhur “Gel… Gel, ne olursan ol, gel! İster kafir, ister mecusi, ister putperest ol, gel! Bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!..” şiirinin aslında İranlı şair Ebu Said-i Ebu’l -Hayr’a ait olduğunu ben de yakın zamanda öğrendim. 
***
Bu kadar sık karşımıza çıkan Mevlana kelamlarının anlamını, felsefesini, derinliğini hiç düşündük mü acaba; üzerinde hiç kafa yorduk mu? 
Ortaokul-lise yıllarında Mesnevi, Fih-i Mafih, Mektubat gibi eser isimlerini ezberledik, bir de bu çokça bilinen ama aslında kendisine ait olmadığı sonradan ortaya çıkan manzum cümlelerini öğrendik, hakkında kompozisyonlar yazdık ve konu bizim için burada kapandı. 
Sonradan sosyal medyada kullanıma hazır kapsüller halinde önümüze konulup sağa sola “atar yapmanın”, “trip atmanın” bir aracı haline gelene kadar lise kitaplarımızın tozlu sayfalarının arasındaki yerini korudu Mevlana felsefesi bizim için. 
***
Evet, sosyal medyada bolca kullandık, paylaştık, her türlü mesajımızı verdik. 
Ne dersiniz, şimdi biraz da mesajı bizim almamızın vakti gelmedi mi? Yaygın bilinen haliyle “ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” veya “olduğun gibi görün, yoksa göründüğün gibi olursun” cümlesindeki alt anlamları kavramaya çalışma zamanı değil mi sizce de? 
Herkes üstünkörü okuduğu bu cümleden kendince manalar çıkartıp “ben çok içi dışı bir insanım, herkes beni bilir” diye düşünüp kendisini avuttu ve çıktı işin içinden. 
***
“Mevlana bunu benim gibiler için söylememiştir; daha ne sinsi, ikiyüzlüler var!” diye geçirdik hepimiz içimizden. 
Oysa yüzyılları aşıp bugünümüze ışık tutan bu cümle aslında o kadar hepimizi anlatıyordu ki!!! 
Bunu fark edemedik hepimiz aslında sosyal medyada en moralsiz, halsiz günümüzde bile çiçekli-böcekli-bol gülücüklü-kalpli-mucuklu fotoğraflar paylaşırken ve hepinizin en mutlusu benim havalarına bürünürken. 
***
En lüks ve gözde mekanlarda yemek yiyorduk, eşimiz-dostumuz bizi daima hoş tutuyor ve çiçeğimizi, çikolatamızı eksik etmiyor, ilk el ele tutuşma yıldönümümüze kadar hiçbir özel günümüzü atlamıyor ve unutmuyordu. 
Çocuğumuz çok akıllı ve tatlı, onun öğretmenleri ve arkadaşları dünyanın en anlayışlı ve sevgi dolu insanlarıydı. 
Derslerde veya okulda en ufak bir sorunumuz olmuyordu. 
Sinemadan çıkıp konsere, oyundan çıkıp söyleşiye koşuyor; o doğum günü kutlaması senin bu yeni ev görmesi benim geziyorduk. 
E hep gezmek olmaz tabi, arada iş yerine de uğramak lazım. 
İş yerinde geçirdiğimiz sıkıcı saatleri de ya şık kombinlerimiz ya da daha bilgili görünmek için taktığımız numarasız dinlendirici gözlüğümüzle ve masamızdaki dosyalarla poz verdiğimiz “işler-güçler” temalı fotoğraflarla renklendirmeyi ihmal etmiyorduk. 
***
Kısacası, hiç kimsenin karşısındakinin gerçek duygu ve düşüncelerini bilemediği, samimiyetten uzak ve gerçekte olmayan bir Polyanna diyarının içine düşmüş buluyoruz kendimizi sosyal medyada. 
Evet, herkes mutlu anlarını paylaşmaya daha meyillidir, evet kimse devamlı karamsar profiller görmek ve takip etmek istemez, evet hayat karamsar olsa da biz iyimser olmanın yollarını aramalıyız. 
Ama bunu sahte dünyalar yaratarak yapamayacağımızı anlamamız gerekiyor. 
Gece olmasaydı gündüzün değeri olmazdı, hastalık olmasa sağlığın, ölüm olmasa hayatın… 
***
Zaten bu dengedir dünyayı ayakta tutan. 
Biraz daha kendimiz olsak, biz olsak, bu kadar korkmasak içimizi açmaktan ne olurdu…
İnanın yürekten gelerek yazılmış iki satır yazı, yüzlerce son model kombinden veya birbirini hep tekrar ederce paylaşılan “ bilmemne keyfisi” fotoğraflarından daha fazla ilgi çekecek, beğeni toplayacaktır. Kimse dünyanın en mutlu, en başarılı, en sevilen, en şanslı, en zengin, en popüler kişisi değil. 
Ama herkes dünyada tek. 
Dünyada ve sosyal medyada çokça bulunanlarla değil yalnızca sizde olanlarla gündeme gelmek ise gerçek başarı. 
Hadi kalın sağlıcakla…