Moskova’da Antalya Yazı!
Büyük itirafım: Moskova’ya giderken bavulumu, adeta Dr. Jivago filminden fırlamışçasına kar, kış ve kıyamet senaryolarına göre doldurmuştum. Termal içlikler, kalın kazaklar… Ancak havaalanına indiğim an karşımda bildiğiniz Antalya yazı vardı! Moskova beni sadece tarihiyle değil, resmen güneşiyle de ters köşe yaptı.
O zaman buyurun; benimle birlikte bol yürüyüşlü ve bol esprili bir Moskova turuna…
Kızıl Meydan: Bir “Dondurma” Katedrali ve Yatan Bir Lider
Kızıl Meydan’a adım attığım an, çocukken oynadığım Tetris oyununun içine düştüğümü sandım! Karşımda duran o meşhur Aziz Vasil Katedrali, renkli soğan kubbeleriyle o kadar neşeli duruyor ki; insan katedralden ziyade devasa bir lolipop dükkanına geldiğini düşünüyor. Fotoğraflarda büyük görünürdü ama yakından görmek tam bir görsel şölen! Ruslar bu kubbe işini gerçekten sevmiş; sanki mimarlar “Hadi biraz daha renk, biraz daha kubbe!” diyerek kendi aralarında yarışmışlar.
Meydanın tam ortasında ise bambaşka bir ciddiyet hakim: Lenin Mozolesi. Sıraya girerken içimden, “Koskoca dünya liderini görmeye gidiyoruz, üstüme başıma bir çeki düzen vereyim” dedim. İçerisi sessiz, loş ve biraz ürpertici. Lenin Bey, 1924’ten beri hiç istifini bozmadan öylece yatıyor. Kendimi bir an balmumu heykel müzesinde hissetmedim değil; ama saygıda kusur etmedik, bir selam verip çıktık.
Yerin Altındaki Saraylar: Moskova Metrosu
“Altı üstü metro, alt tarafı trene bineceğiz” diyerek merdivenlerden aşağı indim ve kelimenin tam anlamıyla ağzım açık kaldı. Burası Moskova Metrosu değil, bildiğiniz yer altı saray kompleksi! Avizeler, mermer sütunlar, devasa mozaikler…
Biz metroyu sadece bir yerden bir yere gitmek için kullanırız; adamlar resmen “Vagonu beklerken biraz da sanata doyun” demişler. Metro istasyonlarında harcadığım fotoğraf mesaisi yüzünden gitmek istediğim yere iki saat rötarla vardım ama her dakikasına değdi.
Uzay Yarışı ve Balkona Teleskop Fikri
Yeryüzüne tekrar çıktığımda istikametim Kozmonotluk Müzesi ve tarihi fuar alanı (VDNKh) oldu. Müzenin tepesindeki devasa titanyum roket anıtını görünce içimdeki uykulu astronot anında uyandı. İçeride uzaya giden meşhur köpek Laika’nın anısından tutun da Yuri Gagarin’in orijinal uzay kapsülüne kadar ne ararsanız var. Sovyetlerin uzay yarışındaki hırsını görünce, “Eve döner dönmez balkona küçük bir teleskop almalı” diye geçirdim içimden.
Müzenin hemen yanındaki devasa fuar alanı ise Sovyet döneminin ihtişamını gözler önüne seren dev bir açık hava müzesi gibiydi. Özbek pavyonundaki cıvıl cıvıl ipek gömleklere içim gitti ancak ne yazık ki bana uygun beden yoktu. Karl Marks’ın devasa granite yontulmuş heykelini de fotoğrafladıktan sonra rotayı seyahatin finaline çevirdim.
Kuğu Gölü’nden Halaya Kültür Şoku
Günün sonunda, bacaklarımda derman kalmamışken kendimi o muhteşem Bolşoy Tiyatrosu’nun önünde buldum. İçeri girip bir bale izlemek, bu seyahatin şanına yaraşır bir final olurdu.
Ancak şöyle de bir gerçek var: Hayatında en fazla düğünlerde halay çekmiş bendeniz için Bolşoy’da Kuğu Gölü Balesi izlemek tam bir “kültür şoku” yaratabilirdi! Yine de sahnede yer çekimine meydan okuyan o kuğu gibi dansçıları izlemek, gün boyu yaptığım onca yürüyüşün yorgunluğunu kesinlikle unuttururdu. Bu seferlik sadece binanın ihtişamıyla yetindim ama aklım da sahnedeki o zarafette kaldı.
Netice olarak Moskova; sadece (beklenmedik) sıcak havasıyla değil; insanı sarıp sarmalayan tarihi, büyüleyici mimarisi ve kültürüyle içimi ısıtan bir şehir oldu.
O zaman ne diyoruz?
“Do svidaniya!” (Hoşça kalın!)

