Sabiha Gökçen Havalimanı’nın o bitmek bilmeyen gidiş terminali kalabalığında, kontuar önünde ekiple göz göze geldiğim an hikâye başladı. AJet’in VF101 sefer sayılı uçuşuyla istikamet: Kosova’nın başkenti Priştine! Uçakta koltuğuma kurulup “Acaba pasaport kontrolü ne kadar sürer?” endişesiyle geçen konforlu bir yolculuğun ardından Priştine’ye ayak bastım. Neyse ki korkulan olmadı; işlemleri tereyağından kıl çeker gibi halledip kapıda bizi bekleyen tur rehberinin işaret ettiği otobüse daldım. İlk bulduğum boş koltuğa kurulmamla birlikte rehberimizin detaylı anlatımları eşliğinde Prizren’e doğru gaza bastık.
Prizren’e adım atar atmaz kafamda tek bir soru belirdi: “Ben gerçekten yurt dışında mıyım, yoksa yanlışlıkla Anadolu’nun şirin bir ilçesine mi saptım?” Etraftaki mimari siluet, beş vakit minarelerden yükselen ezan sesleri ve dükkân tabelalarındaki buram buram Türkçe kelimeler derken şehir adeta bir Osmanlı zaman kapsülü! Sinan Paşa Camii, Halveti Tekkesi, Bayraklı Camii ve Mehmet Paşa Hamamı’nı süzüp tarihin tozlu ama bir o kadar da estetik sayfaları arasında tatlı bir zaman yolculuğuna çıktım.
Prizren’in o samimi havasını ciğerlerime çektikten sonra otobüsün direksiyonu yeniden Priştine’ye kırıldı. Varışımızla birlikte şehrin hem modern hem de “Ben tarihim!” diye bağıran yönlerini keşfedeceğimiz panoramik şehir turumuz başladı. Fatih Sultan Mehmed Camii ve 18. yüzyılın zarif mirası Yaşar Paşa Camii’ni görüp Osmanlı mimarisine bir kez daha şapka çıkardım. Gezimin en dokunaklı durağı ise şüphesiz 1389 Kosova Muharebesi’nde şehit düşen I. Murad Hüdavendigâr’ın Türbesi oldu. Rahmetli Padişahı yad edip tarihe saygı duruşunda bulunduktan sonra günün tatlı yorgunluğunu atmak üzere otelimize geçtik.
Günün finali ise tam bir ziyafetti. Apart tarzı, ev konforundaki otelimizde her şey tertemiz, insanlar son derece güler yüzlüydü. Fırından yeni çıkmış sıcacık bir flija böreğinin yanında tavşan kanı taze çay… İşin doğrusu, yorgunluk morgunluk kalmadı!
Sağlıcakla kalın.


