Salı, 29 Eylül 2026 29.09.2026
16°C
USD 48,99
EUR 55,73
Altın 6.525
Benzin 80,80
Dizel 93,80

Balkan Rüzgârı (2)

Balkan Rüzgârı (2)

Priştine’den Ohrid’e Zaman ve Tarih Yolculuğu

Sabah kahvaltımı yaparken aklımda tek bir şey vardı: Osmanlı’nın izinde, buram buram tarih ve doğa kokan Balkan yollarına düşmek! Çayımı son yudumuna kadar bitirip otobüsteki yerimi aldım ve Priştine’ye veda ettim; rotayı muhteşem doğası ve köklü geçmişiyle meşhur Manastır (Bitola) ile Resne’ye çevirdim.

İlk durağımız, bir zamanlar Osmanlı’nın kültür ve ticaret kalbi olan o meşhur Manastır. Şehre ayak basar basmaz insanı içine çeken nostaljik bir hava karşılıyor sizi. Tabii ki ilk işim, Ulu Önderimiz Atatürk’ün gençlik yıllarına tanıklık eden Askerî İdadi’yi ve Atatürk Müzesi’ni ziyaret etmek oldu. Binaya dışarıdan bakarken bile insanın tüyleri diken diken oluyor; sanki genç Mustafa Kemal her an o kapıdan çıkacakmış gibi… Ardından kendimi Manastır’ın sokaklarına attım. Türk Çarşısı’nda turlayıp Bedesten, İshak Paşa Camii ve Yeni Cami gibi tarihi yapıları hayranlıkla süzdüm. Sokak aralarında kaybolmak o kadar keyifli ki zamanın nasıl geçtiğini anlamak imkânsız.

Manastır’da kısa bir kahve molası verip soluklandıktan sonra Resne’ye doğru gaza bastık. Basamadık; yolculardan bir anne ve oğlu Manastır’ın büyüsüne kapılınca otobüs 45 dakika geç hareket etti. Balkan tarihinin o kendine has, biraz da nev-i şahsına münhasır figürü Resneli Niyazi Bey’in ünlü sarayını panoramik olarak selamladık. Kendisi zamanında İttihat ve Terakki’nin önemli isimlerinden biriymiş. Fakat İstanbul’a gitmek üzere Avlonya Limanı’nda koruması tarafından vurularak öldürülmüş. İşte meşhur “Ne şehittir ne gazi, pisi pisine gitti bizim Niyazi” sözü tam olarak buradan geliyor! Yanında evcil geyiğiyle gezdiği için günümüzdeki “geyik muhabbeti” deyiminin de onun sayesinde çıktığı rivayet edilir. Yani anlayacağınız Resne; hem doğasıyla hem Osmanlı’dan kalan zarif dokusuyla hem de bu renkli hikâyeleriyle gerçekten büyüleyici bir atmosfer sunuyor.

Resne’nin ardından istikametimiz, göz bebeğimiz Ohrid! Yol boyunca nefes kesen manzaralar bana eşlik ederken Ohrid’e ne zaman vardığımı bile anlayamadım. Osmanlı’nın Balkanlar’daki en önemli üslerinden biri olan bu masalsı şehri keşfetmek için sabırsızlanıyordum. Turumuza, Kiril alfabesinin mimarları kabul edilen 9. yüzyıl Bizans keşişleri Aziz Kirillos ve Metodios Anıtı ile başladık; ardından muazzam mimarisiyle Ayasofya Kilisesi’ni ziyaret ettik.

Göl turu kısmı ise tam bir şenlikti! Tekne ile bir saatlik gezintiye çıktık ama teknedekiler “Erik Dalı” eşliğinde öyle bir coştu ki kendimi bir an Balkan gölünde değil, memlekette düğün salonunda sandım. Tur sonrası şehrin tam kalbinde atan Çınar Meydanı’na geçtik. Buraya özgü olan; paça (plašica) balığının pullarından ve sedef tozundan elde edilen özel bir esansla kaplanarak üretilen meşhur Ohrid incisinin yapımını öğrendik. Bu zanaatı sürdüren üç aileden birinin mağazasında teorik bilgileri aldıktan sonra, kendime şık bir siyah inci bileklik kaptım tabii!

Eski Osmanlı döneminden günümüze uzanan Türk Çarşısı’nda dolaşıp Halveti Tekkesi’ni ziyaret ettim; buranın huzurlu dokusu insanı cidden dinlendiriyor. Yeni Çarşı ve Ohrid Pazarı’nda gezerken yerel halkın günlük telaşına ortak olmak da turun en tatlı bonusu oldu. Ve elbette, her adımda gözümü alamadığım o meşhur Ohrid Gölü… Manzarası gerçekten anlatılmaz, yaşanır!

Şehir turunun ardından gelen serbest zamanda biraz kendi başıma kalıp göl havası aldıktan sonra otelime geçtim. Lezzetli bir akşam yemeğinin ardından gecenin o tatlı sessizliğinde Ohrid Gölü’nün kıyısında yürüyüşe çıktım. Gölün üzerindeki yakamozu izlerken üçüncü kez “İyi ki gelmişim” demeden edemedim. Şimdi göl manzaralı odama çekilip bu güzel günün yorgunluğunu çıkarma zamanı!

Sağlıcakla kalın.