Sabah Belgrad’da kahvaltımızı edip odamızdaki Başkan Bush! tablosuyla vedalaştıktan sonra bindiğimiz otobüs, direksiyonu Kuzey Makedonya’nın kalbine kırdı. Yahya Kemal’in doğduğu topraklara, minarelerle heykellerin tatlı bir rekabet içinde olduğu Üsküp’e varıyoruz.
Tarih turuna 1492 yapımı Mustafa Paşa Camii ile başlıyoruz; zarafetiyle insanı hemen büyülüyor. Birkaç adım ötede 15. yüzyılın estetiğini taşıyan Murat Paşa Camii duruyor. Osmanlı’nın ticari zekasını yerinde anlamak içinse istikameti Kapan Han ve Sulu Han’a çeviriyoruz. Eskiden tüccarların konakladığı bu tarihi mekanlarda yürürken, kulağınıza hâlâ eski pazar pazarlıkları gelirse hiç şaşırmayın.
Derken şehrin simgesi Taş Köprü’deyiz. Vardar Nehri’nin iki yakasını bağlayan bu 15. yüzyıl köprüsünden geçerken ne göreyim? Zemine oturmuş genç kız, fonda çalan İbrahim Tatlıses şarkısına darbukayla iştahla eşlik ediyor! Bir yanda Türk ve Yahudi mahallelerinin tarihi dokusu, diğer yanda Balkanlar’da bir darbukadan yükselen İbo şov…
Bu sırada Üsküpspor Kulübü’nün Atatürk’ün süveterinden ilham alarak tasarladığı formaların peşine düştük ancak ikinci eline bile razı olmamıza rağmen ne yazık ki bulamadık. Köprüden hemen sonra ise devasa Büyük İskender heykeliyle Makedonya Meydanı bizi karşılıyor. Bir tarafta Osmanlı mirası Davut Paşa Hamamı ve tarihi eserler, diğer tarafta yeni yapılmış görkemli anıtlar… Üsküp, tam anlamıyla “Tarih mi kalsak, modernleşsek mi?” ikilemini canlı canlı yaşayan bir açık hava müzesi.
Türk Çarşısı’na geçmeden önce 16. yüzyıldan günümüze gözdağı veren Saat Kulesi’ne uğrayıp erken dönem Osmanlı eserlerinden Sultan Murat ve İsa Bey camilerini ziyaret ediyoruz. Gezi güzel ama karnımız da acıktı tabii! Asmaların gölgesinde, güveçte cızırdayan o kuru fasulye ve dumanı üstünde, dörde bölünmüş yassı ekmek yok mu… Bizim İzmit’teki “Fasulyeci Ziya”nın lezzetini aratmayan bu ziyafetten sonra turistik yürüyüşün en ödüllendirici kısmına geçiyoruz: Türk Çarşısı’nda serbest zaman! Hediyelik eşya avı, közde kahve ve ufak alışveriş turlarıyla çarşının tadını çıkarıyoruz.
Günün finali ise otelde ayakları uzatmakla bitmiyor tabii. Akşam, geleneksel Balkan müziği ve folkloru eşliğinde unutulmaz bir “Balkan Gecesi” var. En ön sıradaki masamızı Gaziantepli yeni evli bir doktor ve avukat çiftle paylaşıyoruz. Konservatuvar öğrenci ve öğretmenlerinden oluşan sanatçılar; canlı müziğin, Balkan tamburasının, cajon/davulun, klavyenin, klarnetin ve akordeonun hakkını vererek muhteşem performanslarıyla adeta döktürdüler. Hem çaldılar hem söylediler hem coşturdular! Finalde Damat Halayı çalınca pistte boş yer kalmadı. Restaurant Gardenia Skopje’deki bu lezzetli ve eğlenceli akşamın ardından tatlı bir yorgunlukla otele dönüyoruz.
Yolda yürürken kafamda deli sorular: Güzelim şehri bu kadar çok heykelle doldurmak gerçekten şart mıydı? Devasa heykele önce “Büyük İskender” deyip, sonra Yunanistan’ın “İskender bizimdir!” baskısıyla ismini “Atlı Savaşçı”ya çevirmek (ki ülkeyi yolsuzlukla ve heykel beton fetişiyle dolduran eski başbakanları şu an kırmızı bültenle aranıyor)… Diğer yanda şehrin en yüksek tepesinde her yerden görünen devasa çelik Milenyum Haçı var. Şimdilerde ise o 66 metrelik haça inat olsun diye tam yanına, İslam’ı temsil etsin diye 67 metrelik kubbeli bir sembol yapıyorlar. 1 metrelik bu sembolik rekabeti düşünmeden edemiyorum.
Üsküp yine bildiğiniz gibi: Biraz karmaşık, biraz inatçı ama bir o kadar da sıcak ve içten.
Sağlıcakla kalın!

