En çok “özgürlükten” bahsettiğimiz bir çağda, aslında hiç olmadığımız kadar tutsağız. Ama bu esaret eski zamanlardaki gibi demir parmaklıklar arkasında değil; çok daha sinsi bir yerde, zihnimizin içinde.
Onaylanma Bağımlılığı
Bugün çoğumuz kendi kararlarımızı verdiğimizi sanıyoruz. Oysa attığımız her adımda, giydiğimiz her kıyafette veya paylaştığımız her fikirde görünmez bir jürinin onayını bekliyoruz. “Acaba beğenilir miyim?”, “Başkaları ne der?”, “Bu aralar ne moda?” soruları, kendi irademizin önüne koca bir duvar gibi örülmüş durumda.
Başkalarının onayına tapınmak, insanı kendi hayatının figüranı yapar. Kendi iç sesimizi o kadar kıstık ki, sadece dışarıdan gelen gürültüleri duyar hale geldik.
Özgürlük Sadece Bir Slogan mı?
Elimizdeki telefonlardan, sosyal medyadaki akımlara kadar her şey bize nasıl yaşamamız gerektiğini dikte ediyor. Biz ise bu “dayatmalara” uyum sağlamayı modernlik, bu akıntıda sürüklenmeyi ise özgürlük sanıyoruz. Boynumuza takılan bu “trend” ve “beğeni” halkalarını birer takı gibi gururla taşıyoruz.
Asıl trajedi tam olarak burada başlıyor: Ruhumuz bu kadar başkasına bağımlıyken, dilimizden özgürlük kelimesini düşürmüyoruz. Kendi düşüncelerini bir kenara bırakıp sadece rüzgârın estiği yöne giden bir insan ne kadar özgür olabilir?
Kendin Olma Cesareti
Gerçek özgürlük; bir başkasının “beğen” butonuna basmasıyla mutlu olmak değil, kendi doğrularınla ayakta durabilmektir. Çağın modasına veya başkalarının ne düşündüğüne göre değil, kendi vicdanına ve aklına göre yaşamaktır.
Belki de artık boynumuzdaki o parlak halkalara “mücevher” demeyi bırakıp, onların bizi ne kadar kısıtladığını görme vaktimiz gelmiştir. Çünkü insan, ancak kendi iradesini eline aldığında gerçekten özgürleşir.
(Bkz. Vicdan Kuaförü kitabımın ilk anlatısı)
Sağlıcakla kalın.


Ey özgürlük: Seni yanlış tanımışız.
“Elalem” denen şemsiyeyi elimizden hiç düşürmüyoruz ki…