Akşam Albert hatırlattı: Bahçe işleri için telefon eden komşularla iletişim kurmam gerekiyordu.
Ertesi sabah cebimde çırpı ipi, elimde bahçe makasıyla 17 numaralı evin kapısını çaldığımda saat tam 09.00’du. Kapıyı, kucağında çocuğuyla kabarık bakır rengi saçlı Sandra açtı. Beni görünce gülümsedi; neden orada olduğumu hemen anlamıştı.
“Here is the garden, same job, just do it” (İşte bahçe, aynı iş, sadece yap) dedi.
Ben de “Okey” çekip şimşirlerin boylarını aynı hizaya gelecek şekilde kestim. Buradaki bahçe, Tanya’ların evine nazaran daha bakımlıydı ve işim daha kolaydı. Kesilen kalıntıları battal boy plastik torbaya doldurup kapının önündeki çöp konteynerinin kenarına taşıdım.
Caddeden eve uzanan otopark alanının bordür boyaları yer yer dökülmüştü. Tekrar kapıyı çaldım, Sandra belirdi.
“I will be painting stones” (Taşları boyayacağım) dediğimde, “Follow me” (Beni takip et) diyerek kapının arkasındaki dolabı açtı. Oradan bir kutu beyaz boya ve rulo aldım. Kısa sürede etrafa damlatmadan — burada işi tertip ve düzen içinde, temiz yapmak çok önemli — harika bir iş çıkardım. Kutuyu ve yıkanmış ruloyu aldığım yere geri koydum.
İşim bitmişti. Sandra elinde buz gibi bir Budweiser bira ile geldi. Birayı içerken nereli olduğumu sordu.
“Türk’üm” deyince, “Çekoslovakya taraflarında bir ülke mi?” diye sordu. Coğrafyadan pek anlamadığını fark edince sözü uzatmadım, kafa sallayarak geçiştirdim.
İçeri gidip geldi; elinde yumruk kadar rulo yapılmış, üzerine paket lastiği geçirilmiş dolarları bana uzattı. Yaptıklarımı çok beğenmişti, defalarca teşekkür etti.
Bu ve benzeri işleri sokaktaki diğer komşuların bahçelerine de uyguladım. Artık enikonu bahçıvan olmuştum.
Bir gün komşulardan biri, üzerinde bir adres yazılı kâğıt bıraktı. Adreste “Chula Vista” yazıyordu. Haritayı inceledim; mavi hatlı troleybüsle yolun bir kısmını gidebileceğime karar verdim. İneceğim istasyonu belirleyip kâğıdın altına not ettim.
Akşam Albert gelince kâğıdı gösterdim. Yeni işin bizim sokakta olmadığını hemen anladı. Haritadan bulduğum durağa gidecektim. Onlar da beni istasyona yakın otobüs durağından sabah saat 10.00’da alacaklarını, her türlü bahçe aletinin kendilerinde mevcut olduğunu söylediler.
Ertesi gün randevu saatinden yirmi dakika önce otobüs durağındaydım. Bir de ne göreyim? Pırıl pırıl, yüksek bir truck (kamyonet) orada duruyor. Direksiyonda çok yaşlı, zayıf, kupkuru bir adam… Adeta Azrail’in gözünden kaçmış!
Kamyonetin içinden bana el salladı, yanına oturdum. Farklı bir tonlamayla “Selamünaleyküm” dedi. Bu sıcak selamlamanın aramızda bir samimiyet oluşturduğunu düşünürken, yaşlı adam yol boyu bu sözü tekrar edip durdu. Ardından da “Nasıl benim Türkçem?” diye soruyordu.
Nereden öğrendiyse tonlama hariç idare ederdi ama asıl mesele, bu tiril tiril adamın o koca kamyoneti nasıl selametle kullandığıydı. Kemerimi bağlayıp adamın şoförlüğünü yan gözle inceleyerek “selamünaleyküm – aleykümselam” cümleleri eşliğinde evlerine ulaştık.
Evin giriş verandasında karısı bizi bekliyordu. Selamlaştık. Evin içinden geçip, arka tarafta mandalina bahçesine nazır, eve bitişik devasa bir oturma alanına çıktık. Ortada büyük oval bir masa, etrafında kaba minderli bahçe koltukları vardı.
Kadın, oturmadan önce, “Sana sorularım olacak” dedi.
“Are you Muslim?” (Müslüman mısın?)
“Yes.”
“Can you drink wine?” (Şarap içer misin?)
“İçerim.”
Elinde bastonuyla, en az kocası kadar zayıf ve yaşlı olan kadın, “Follow me” dedi. Onu takip ederek merdivenlerden aşağı indik. Sonradan şarap mahzeni olduğunu anlayacağım loş bir alandaydı burası.
Yerler örgü kılıflı cam damacanalarla doluydu. Duvarlardaki özel raflarda ise çok sayıda yatık şarap şişesi vardı. Kadın birkaç adım atıp bastonuyla damacanalardan birine tıkladı:
“Bunu al.”
Kucaklayıp aldım, ahşap merdivenlerden çıkıp masanın kenarına bıraktım.
Kadın ve kocası içeriden iki devasa, yayvan tabak getirdi. Biri peynir çeşitleriyle, diğeri türlü kuru meyvelerle doluydu. Yanına da üç tane toprak kupa koydular.
Başladık damacanadan doldurup içmeye ve sohbete… Bir süre sonra sıcağın da etkisiyle “John Benjamin Toshack” gibi olduk. Şaraba ara verip bahçeye doğru yürüdük.
Bir malta eriği (yenidünya) ağacının önünde durduk.
“Bu ağacın dallarını umbrella (şemsiye) gibi keseceksin” dedi.
Uzun, düzgün bir sırığın ucuna küt metal bir kanca ve bağ makası monte etmişlerdi. Makasın bir tarafı sabit, hareketli olan sap kısmına ise sırık boyunca sağlam bir ip bağlanmıştı.
Gözüme kestirdiğim dalı kanca ile yakalayıp ipi kuvvetlice çektiğimde dal kolaylıkla kesiliyordu. Geriye çekilip ağacın şekline bakıyor, uygunsuz dalı tespit edip ağacın altına giriyor ve sırayla kesiyordum.
Bir süre sonra ağacın altı kesik dallarla doldu. Ağaç ise acemi berbere düşmüş çaresiz bir müşteri gibi “kele” döndü.
İş bittiğinde yaşlı kadın önde, kocası arkada ağaca doğru geldiler. Kadın ince, cılız bir sesle,
“Ooooh my God!” diye feryat etti.
“Ben sana umbrella demiştim, çok fazla kesmişsin.”
Ben de,
“Üzülmeyin, bu artık baby umbrella oldu” diyerek teselli etmeye çalıştım.
Masanın yanına geldiğimizde, Albert’tan bedenimi öğrenip aldıkları, üzerinde etiketleri duran bir çanta dolusu giysi ve kazak verdiler. Hepsi tam benim ölçülerimdeydi.
Hele bir mont vardı ki… O yıllarda çok modaydı: dışı lacivert, içi kırmızı, çift taraflı giyilebilen bir model.
Tabii, rulo haline getirilip üzerine paket lastiği geçirilmiş dolarları da vermeyi unutmadılar.
Devam edecek…
Kalın sağlıcakla.


“John Benjamin Toshack”
Bu benzetmeye akşama kadar gülerim.