Bugün günlerden pazartesi. 2018 yılına ait Kasım ayının 12’si olan bir pazartesi. İki gün önce geçip giden cumartesi günüyle beraber, her yıl günah çıkartma ve vicdan rahatlatma olarak değerlendirdiğimiz iki haftalık süreci geride bıraktık.
Bir sene rahatız artık. Gündelik telaşlarımıza odaklanacağız. Elde kalan araziyi satacağız, borcu kapatacağız, kredi çekeceğiz. Taksitini ödediğimiz televizyonda dizi bakacağız. Dizi bittiğinde yaz gelecek, tatile çıkacağız. Tatilden dönüp tekrar dizileri beklerken, reklam girecek.
Koca koca holdingler, çeşit çeşit markalar bize en güzel cumhuriyet ve Atatürk temalı reklam filmini gösterecek. En çok kendi firmalarının Atatürk sevdiğini göstermiş olacak. Can evimizden vuracak her bir reklam bizi. Zaten reklam girmeden az önce dizideki sanal, sahte kahramanlara ağlarken, çok mu; hazır ağlıyorken gerçek kahramana da gözyaşı döküvereceğiz. Şu yeni geçirdiğimiz iki haftanın bir benzerini geçireceğiz.
Reklam da olsa güzel. “O ses Türkiye” yarışması, Türkiye’nin o sesini ararken, o sesi programda değil, reklamda zaten bulunmuş olduğunu anlayacağız. Reklamla, ne acı.
Cumhuriyet’e ve Atatürk’e dair bir izi, bir tozu ancak reklam prodüksiyonlarında bulurken ve şirketler, moda deyimle bu reklamlar üzerinden kendi PR’ını yaparken, aynı devirde bir milletvekilinin Cumhuriyet’imize “doksan yıllık reklam arası” dediğini de ileride gazete makaleleri ya da kitaplar birbirine iliştirip okuyanlara bir şeyler anlatacaktır muhakkak.
Şimdi mesele büyük boy afişlerde Atatürk’ün fotoğrafını mı görmek yoksa Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in hayatımızda neye tekabül ettiğini anlayıp, yaptığımız ettiğimiz her ne varsa ona göre yapmak ve etmek mi?
Elbette illa ikisinden birini tercih etmek zorunda değiliz. Yürüyüşün yasaklandığı yerde durarak tavır gösterdiyse insanlar; çağdaş, eşitlikçi, ilerici, halkçı tüm fikirler zora düştüyse, o fikirler bir posterdeki iki çakır gözde kendini ele güne karşı yeniden ilan edebilir.
Bir sonraki yılın reklam arasını beklemek lazım. Bir önceki yılın iki haftalık anmasıyla bu yılın iki haftalık anması arasında olan bitenleri düşününce, böyle bir lüksümüz yok gibi. Cumhuriyet nedir? Bahsedilen Cumhuriyet hayatımızda nerelerde bizim uçurumlarımıza köprü oluyor? Olmazsa nelerde mahrum kaldık, kalırız? Bunu önce kendimiz cevaplamalı, hatta bu soruları hiç sorma lüzumu görmeyen umursamaz dimağlara da anlatmalıyız, tane tane.
Cumhuriyet deyince çok da teorilerin karmaşasında boğulmaya gerek yok. Mesela Çorlu’da, yazılanlara göre ihmaller zincirinin sonucunda bir tren kazası oldu. İnsanlar hayatını kaybetti.
Orada yaşanan tren kazasının sebebi ihmaller, ne kadar göz göre göre ise orada o kadar Cumhuriyet yoktu. O tren kazasında ölenlerin yakınları haklarını ne kadar arayabiliyorsa ve sorumlular mevki, makamına bakılmadan cezasını çekebilecekse o kadar Cumhuriyet var orada.
Örnekler çoğaltılabilir. Bir işçi, emeğinin karşılığını alabilmek için ne kadar az ahbap, çavuşa yaranmak zorunda kalıp, sözleşmesindeki şartları güvencesi yapabiliyor, hakkını arayabiliyorsa; o kadar Cumhuriyet var orada.
Eğer Cumhuriyet’i ve Atatürk’ü sahiden anlayamaz, anlatamazsak; reklam verenlerin insafına kalır, reklamları bekleriz. Bununla yetinmemeli. Ki her sene bir defaya mahsus Noel Baba da boy gösteriyor firmaların reklamlarında.

