Dünya siyasetinde en çok rağbet gören söylem biçimi artık popülist söylemler. Farklı coğrafyalardaki iktidarları ve onların söylem tarzlarını analiz ettiğimizde bu gerçeği açık bir şekilde görüyoruz. Genellikle içi boşaltılmış bir milliyetçilikten ve özünden kopartılmış bir muhafazakarlıktan beslenir popülistler. Normal şartlarda toplumun birlik ve beraberliğini pekiştiren din ve milliyet olgusu popülist söylemlerin etkisiyle amacından sapar. Ayrışma ve kutuplaşma aracı haline gelir.
***
Halka verecek bir şeyi olmayan ve topluma faydalı olacak politikalar üretemeyen iktidarlar korku iklimini egemen kılarak ayakta kalmaya çalışırlar. Ülkenin, devletin ve milletin tehdit altında olduğu algısını yaratarak insanoğlunun en ilkel güdüsü olan hayatta kalma güdüsüne hitap ederler. Sürekli yeni bir düşman yaratırlar. Despot rejimlerin varlığını sürdürebilmesinin en önemli yolu muhalefeti şeytanlaştırarak toplumu ‘’benden ve benden olmayan’’ şeklinde ayrıştırmaktır. Bu ayrışma ülkenin birliği ve bütünlüğü için büyük bir tehdit olsa da despot rejimler için önemli olan iktidarlarını sürdürmektir. Kaos ve kutuplaşma despot iktidarların yandaşlarını kemikleştirdiği ve konsolide ettiği için, ülke bekası açısından ne kadar riskli olsa da vazgeçilmezdir. Yozlaşmış bir milliyetçilik ve muhafazakarlık anlayışını topluma dayatırlar. Tarih, mazi ve ecdat üzerinden siyaset devşirirler.
***
Popülist söylemlere sığınan despot rejimlerin bir özelliği daha vardır. Genellikle lider kültüne dayanırlar. Bu tür siyasi yapılar takım çalışması veya örgüt bilinciyle hareket etmezler. Parti içi demokrasi yoktur bu tür yapılarda. Tüm projeler, tüm kararlar, tüm eylemler ve tüm söylemler liderin iki dudağı arasındadır. Karizmatik lider profilinin hitabet gücü, ikna kabiliyeti, sert üslubu ve popülist söylemleri bu noktada çok etkilidir. Lider, bu özelliklerini kullanarak kitleleri peşinden sürükleyebilir. Üstelik de söz konusu olan ülke, demokrasisi gelişmemiş ve eğitim seviyesi düşük bir ülkeyse bunu rahatlıkla yapabilir.
***
Bahsettiğimiz özelliklere sahip olan birçok liderin tarihte örneği var. Bunların çoğu da iç savaşlara ve dış savaşlara neden olarak hem halklarını hem de dünyayı felakete sürüklediler.
Günümüz dünyasında popülist söylemlerin dozu giderek artıyor. Öyle ki artık popülizm kavramını da aşıp daha radikal noktalara giden iktidarlar var. Bu durumun zaten pamuk ipliğine bağlı olan dünya barışı için tehdit oluşturduğu açık. Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı gibi büyük acılar yaşayan dünyamız bu yükselen yeni radikal dalga ile yeni acılar yaşayabilir. Yükselen radikalizm tüm dünya için tehlike teşkil ediyor.
***
Radikalizm kaostan beslenir. Etnik ve dinsel farklılıkların kötü niyetli kişilerce kaşınması ayrışmaya yol açar. Kin ve nefret tohumları zamanla halklar arasında düşmanlığa sebep olur. Pek çok iç savaş ve dış savaş böyle başlamıştır. Kaostan beslenen baskı rejimleri için iktidarlarını ayakta tutmak her şeyden önemlidir. Bu uğurda hayatlarını kaybeden masum insanları önemsemezler.
Birçok siyasi analiste göre yükselen radikalizmin en önemli tetikleyicisi kapitalizm ve neoliberalizm. Geçmişte kapitalizme ciddi bir alternatif olarak sosyalizm gösteriliyordu. Dünyada hatırı sayılır bir destekçisi olan, geniş halk kitlelerinde karşılık bulan bir ideolojiydi. Sosyalizmin çöküşünden sonra dünyaya tek bir ideoloji egemen oldu; kapitalizm.
***
ABD ve AB öncülüğünde güçlenen kapitalizm doymak bilmez bir iştahla tüm dünyaya hükmetti. Ta ki kapitalist güçlerin kurdukları sistem artık tıkanma noktasına gelene kadar. Dünyada kapitalizme ve neoliberal politikalara ciddi bir tepki var. Bu tepkiyi kapitalizmin kalesi olan ABD ve AB’den başlayarak dünyanın her yerinde görmek mümkün. İnsanlar yeni bir alternatif arıyor. Mevcut sisteme karşı ciddi bir alternatif bulamayan bazı insanlar, sistem karşıtı popülist söylemleri yoğun bir şekilde kullanan despot liderlere yöneliyor. İçi boşaltılmış milliyetçi ve muhafazakar söylemler alternatifsiz ve umutsuz kitlelerde karşılık buluyor.
***
İnsanlığın yeni bir alternatife, farklı bir ideolojik perspektife ihtiyacı var. İnsan haklarını, demokrasiyi, hukuku, adaleti, eşitliği, doğaya ve çevreye saygıyı, farklılıklara karşı hoşgörüyü temel alan; ekonomik olarak da sömürü sistemine değil, hakça paylaşıma dayanan bir sosyal-siyasal-ekonomik perspektif ciddi bir alternatif olabilir. Bu sağlanmadığı sürece insanların popülist söylemlere ve despot liderlere yönelmesi kaçınılmaz gibi görünüyor.

