Yediden yetmişe hepimizin bildiği bir deyim üzerine yazmak istedim bugün.
“İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur.”
Gerçekten öyle midir?
Bu deyim genelde insanların değişmeyeceği ile ilgili bir görüştür. Bütünsel olarak baktığımızda doğru olsa da ben, değişimden ne anladığımızla değişebilen bir durum olduğunu düşünüyorum.
Değişim, genelde geçicidir. Dışsal bir tepki sonucu gelişir. Duruma göre hızla değişebilen, şeklen görülebilen ve kalıcı olmayan bir durumdur. Genelde karşı tarafı memnun etmek için soruna geçici çözüm odaklı, kolay bir yoldur. Sıradan bir anlatımla, anı ya da günü kurtarmak gibidir değişim…
Oysa insanlar dönüşebilir…
Ancak dönüşüm kolay ve hemen gerçekleşen bir durum değildir. Şekilsel olarak günü kurtarmak adına olmaz.
Zaman alır.
Dönüşüm; içsel, özde gerçekleşen, yavaş, derinlikli ve kalıcı olandır.
Bir anlamda evrimdir. Yalnızca davranışlar değil, değer yargıları ve dünyaya bakış açısı da dönüşebilir.
Belki de en önemlisi; görmezden gelinip üstü örtülen gölge yanlarımızla yüzleşme sonucunda gerçekleşen içsel bir uyanıştır dönüşüm…
Konfor alanından çıkmayı gerektirir.
Uzun ve sancılı bir süreçtir.
Bu durum, bir arada yaşayan anne-baba ve yetişkin çocuk ilişkilerinde olduğu gibi en çok da ikili ilişkilerde yaşanır.
Ve en çok da ikili ilişkilerin ömrünü ve sabrını ölçer…
Şimdi size dinlediğim ve tanık olduğum pek çok hikâyeden bir tanesini anlatmak istiyorum.
Üzerinden çok uzun yıllar geçmesine karşın şimdilerde bile yorgun yılların izini taşıyan bir kadın anlatıyor:
“Sabahın çok erken bir saatinde ortaokula giden kızımı on dakika yürüyerek minibüse bindirdim. Yeni yerleşim bölgesi olduğu için her duraktan geçmiyordu otobüsler.
Eve geri dönüp kreşe giden oğlumun kahvaltısını hazırlayıp yedirdim. Koca bir kreş çantasıyla hemen evimizin önünden kalkan durakta otobüs beklemeye başladık.
Boş gelen otobüste oğlumu kucağıma alarak orta sıralarda ikili bir koltuğa oturdum. Fakat eşim en arkadaki koltuğa geçti.
Bir elimde oğlum, diğer elimde kendi çantam ve kreş çantasıyla; eşimin elleri ensesinde, ıslık sesleri eşliğinde önünden geçerek, başkalarının yardımıyla durakta indim.
İçime içime akan gözyaşlarımla oğlumu kreşe bıraktıktan sonra ikinci bir minibüse binerek iş yerime gittim.
Hiç sormadım sonrasında neden öyle yaptığını.
On gün sonraydı; komşumdan duydum ki otobüste ortalarda oturduğum için inmesi zor oluyormuş…
Bunun gibi pek çok şey yaşadım. O da hiçbir şey söylemiyor ancak keyifle sürdürüyordu yaşamını.
Evin ağır yük taşımayı gerektirecek gereksinimlerini bile ben karşılıyordum. Zaman içinde taşıdığım fiziksel ve psikolojik yükün beni içten içe tüketmeye başladığını gördüm.
Sonra bir gün ortada bir neden yokken hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Kendimi durduramıyordum.
O, tek kelime etmeden odaya gitti.
Yakın bir aile dostumuzu aradım ancak hiçbir şey söyleyemeden kapadım telefonu.
Biraz sonra yanımdaydı. Bana döndü ve şöyle söyledi:
‘İnsan ağır bir yemek yediği zaman ne yapar? Ya bir soda içer ya da yürüyüşe çıkar. Yıllardır ağır ağır yemekleri yiyorsun ve hiçbir şey yapmıyorsun.’
O gün benim miladım oldu.
Bir yol bulmalıydım.
Ve ben eşime ‘ayna’ olmaya karar verdim.
Birlikte çıktığımız alışverişlerde ortadan yok olurdu. Sonra bir gün ben yok oldum…
Bir gün ben ayrı bir yere oturdum…
Önce çok şaşırdı.
Sonra dedim;
‘Maydanoz ekilen yerden başka bir ot çıkmaz.’
Çok şaşırmıştım.
İleri yaşlarına karşın ender rastlanan bir evlilikleri vardı. Eşi kadının gözünün içine bakıyordu.
Paylaşarak götürdükleri yol yükünün büyük bölümünü üstlenmişti. Ve bunları içtenlikle, sevgiyle yapıyordu…
Uzun yıllar nasıl büyük bir sabırla devam edebildiğini sorduğumda; tüm bu olumsuzlukların yanı sıra çok az kişinin yapabileceği olumlu özellikleri de olduğunu söyledi.
En önemlisi de güçlü bir sevgi bağı vardı aralarında…
Büyük bir emek ve dirençle kurulan bir yuvaydı.
Dönüşüm kendiliğinden olmuştu.
Ve kadın şunu anlamıştı; aslında kendisine zarar vermek için yapmıyordu tüm bunları.
O, öyle biriydi.
Sıra dışı…
‘Elbette ki öyle sürüp gitmezdi.
Çok yorulmuştum.
Yola devam edemeyeceğim zamanlarda geri dönüp, yol boyu dökülenleri toplayarak yeniden yürümeyi denedik…
Ne zaman ki aynada kendini gördü…
Durdu.
Düşündü.
Uzun sürdü.
Çok zordu.
Çok yıpratıcıydı.
Değdi mi?
Evet!
Değdi…’

