Minik kızın canı sıkılıyordu. Mutsuz olduğu her halinden belliydi. Annesinin ve babasının biricik prensesiydi. Prensesin can sıkıntısına hemen bir çözüm bulmak gerekiyordu.
Üzerine yumuşak dokulu, şık kıyafetlerini giydi, fiyonklu tokasını taktı, zarif bir çanta ile kıyafetini tamamladı. Annesiyle birlikte alışveriş merkezine gittiler. Önce oyun alanında biraz oynadı. Lezzetli, çeşit çeşit pastaları olan pastaneye oturdular. Minik kızın en sevdiği çilekli pastadan istediler. Minik kız azıcık yedi, bıraktı. Pek iştahı yoktu. Anlaşılan onu mutlu etmeye yetmemişti…
Onların oturduğu mekânın az ilerisinde bulunan çöp konteynerinin yanına bir çocuk geldi. Üzerinde temiz tutulmaya çalışılmış eski bir mont, içinde kalın bir kazak vardı. Pantolonu dizlerinden hafif yıpranmış, ayakkabıları tozlu ama sağlamdı. Çuvalını yere bıraktı. Bir defineye rastlamış gibi gözleri parladı. Küçük elleri hızlı hareketlerle karton kutuları çuvala doldurmaya başladı. Sanki avuçlarına güneş düşmüş gibi içi ısındı. Çuvalına kocaman bir mutluluk sığdırmıştı…
Biri yeni bir oyuncağa bile sevinmezken diğeri çöpün kenarına bırakılmış karton kutuları bulduğunda altın bulmuş gibi seviniyordu.
Biri kalabalıkların içinde güvende, diğeri sessizliğin ve yokluğun içinde mücadeledeydi.
Birinin dünyası renkli elbiseler, yumuşak oyuncaklarla çevriliyken, diğerinin dünyası ağır çuvallar, soğuk sabahlar ve erken büyümek zorunda olan umutlardan oluşuyordu.
Birinin geleceği ilmek ilmek işlenirken diğerininki belirsizdi. Her an bir tuzağa düşme tehlikesiyle karşı karşıya…
Aynı şehirde, aynı dünyada, aynı gökyüzünün altında iki ayrı çocukluk yaşanıyordu.
Neden biri dünyaları alsan mutlu olmazken diğeri karnını doyurduğunda sevinmek zorunda kalırdı?
Birinin tek derdi ödevken diğerinin geçim derdine düşmesi adil miydi?
Güvende büyüyen çocukla sokakta büyüyen çocuğun kaderini kim belirler?
Neden biri korunurken diğeri unutulur?
Birini diğerinden üstün kılan şey nedir?
Aynı gökyüzünün altında, iki çocuk arasındaki uçurumu kim koydu?

