Pazartesi, 28 Eylül 2026 28.09.2026
16°C
USD 48,88
EUR 55,69
Altın 6.550
Benzin 80,80
Dizel 93,80

Bekleme mevsimi

NULL

Pazartesi sendromları, sosyal medyada en çok paylaşımı yapılan başlıklar arasında hayli bereketli bir konu. 
Çünkü ayrımsız, sınıfsız herkese dokunan bir durum. 
Zamanın geçtiğini, direnirsen üzerinden geçip peşinden sürüklediğini, zamanın büyüklüğünü hissettirdiği küçük bir örnek aslında.
***
Sendrom dediğin, bir gün önce paşalar gibi dolaşıp; kahveni, limonatanı yudumlarken, bir gün sonra o makamı terk edeceğini bilme, hissetme ya da öğrenemediysen ‘severek’ ertesi gün anlamandan başka bir şey değil. 
Aslında bir bakıma devrik bir liderin, tahtına ve sarayına tutunma psikolojisi de diyebiliriz. 
Tahtından inerken bir kral da herhalde zamanın illa geçip gittiğini, tutulamadığını ta yüreğinde hissediyor olmalı.
***
Pazar günleri serpme kahvaltı masasında, mangal başında ya da zamanı durduran bir kafede keyfine sağına, soluna çatan biri; kısa ömrü içinde haftada bir kere bunu yaşadığı için, tarihin tekerrür ettiğini, illa anlıyor, ders çıkarıyor olabilir. 
Ama devrik lider öyle mi? 
Ömrü kadar tahtta kalınca, öğrendiği bütün geçmiş zamanlar ona masal gibi gelmeye başlıyor olabilir.
O kral ya da devrik lider ki işte, hayatında bir kere pazar, bir kere pazartesi yaşıyor. 
***
O halde, bir önceki devrik lideri devirmeden önceki yaşamına da cuma günü diyebiliriz. 
Cumartesi günü yarım gün olduğu için, şehzadenin taht kavgasına girişip, eski kralı tahttan indirdiği gün varsayılabilir.
Hayat dediğin cuma, cumartesi, pazar ve ertesinden ibaret demek ki krallar, şahlar ve devrik liderler için.
***
Tanrı o pazarı halktan uzak tutsun. 
Tutamıyorsa kısa tutsun. 
Bu ‘sendrom’ mevzusuna örnek olabilecek bir diğer çaresizlik, sıradan insanlara ait. 
Üstelik bunu biz pazartesilerden çok önce öğrenmekteyiz. 
Bunun adı bence mevsim sendromu olabilir. 
Sonbahar sendromu da denilebilir. 
Adı sonbahar olan sendroma ait en geçerli tasvir bıkkınlık hissi olarak geçiyor.
***
Benim kast ettiğim, “of pazar gününü yedik” cümlesinin, “of bütün bir yazı yedik, soğuklar geldi” diye mevsimlerdeki izdüşümü. 
Yine öyle bir zaman dilimindeyiz. 
Sonbahar nazlansa da, eylül ayının içindeyiz. 
Onca ayran kadehi, mangal başı, suyun şırıltısı, denizin dalgası nerede şimdi? 
Nerede kaldı o hükümranlık? 
Bir soğuk rüzgar estiğinde var mı o buz gibi suyu özleyeniniz?
***
Fakat bu kadar da romantik ve dramatik olmayabilir bu devirde bu geçişler, kışa kendini hazırlayışlar. 
Rüzgar estiyse, gider kombinin düğmesine dokunursun, gelir çekyatta televizyonun kumandasını ararsın. 
İşte hepsi bu kadar.
Eskiden öyle miydi?
***
Okulların açılmasına çok yakın, neredeysen; köyde, yazlıkta, misafirlikte… 
Bir rüzgar esip kulağına bir şeyler fısıldardı. 
Tehlike çanı gibi bir şey. 
Telaşlı, temkinli bir annen, trafikte makas atabilen bir baban varsa eve kıştan önce varılır, gerekli hazırlıklar yapılırdı.
Yazın kan ter içinde top oynadığın toprağın üzerine önce bir bir kömürler yığılmaya başlardı, kamyonlardan. 
Her gün bir komşunun kömürü, odunluklara taşınırdı. Apartman ya da sokak bir karınca yuvasına dönüşürdü, şimdi anlıyorsun öyle olduğunu bakınca uzaktan.
***
Derken okul alışverişleri, sobanın önünde giydirilen önlükler, yeni olduğunu kokusundan anladığın kırtasiye malzemeleri. 
İnsan özellikle ilk okula başladığı sene, bu hazırlıkların sonunda, yarı astronot gibi montunu da evde tekrar komşu teyzelere göstermişken herhalde bir garip soru aklında zihninde belirebilir: Evet şimdi ne olacak?
***
Evden içeri, bünye olarak da içine kapandığımız, hazırlık yaparak beklediğimiz için, kışa adım atmak bir bekleyişin kendisidir. 
Benim çocukluğumda, o kış boyunca başına ne geleceğini, saat başı ve akşam bültenlerinde hiç geciktirmeden öğrenebiliyorduk.
Zamlar, depremler, krizler… 
Kurulan hükümetler, kurulamayan hükümetler… 
***
Haki renklerin içinde çatık kaşlı Saddam Hüseyin, fazla gülmesinden işkilleneceğin Clinton. 
Hükümeti kurarken birbirine kapris yapan Mesut Yılmaz, Tansu Çiller ikilisi. 
Seda Sayan ile Mahsun Kırmızıgül’ün tartışmalarını hatırlatır cinsten. Şapkasını kaptırmamak için iki büklüm direten Süleyman Demirel. Neyse ki şapkayı almaya çalışan vatandaşın yerde tekmelenmesi akla gelmemişti.
***
Hepsi geldiler ve geçtiler. 
Çünkü dünya Sultan Süleyman’a kalmamıştı. 
Bizler büyüdük, yaşlandık, yeni yeni çocuklar geldiler dünyaya ortak oldular. 
Yine bir Eylül içindeyiz. 
Konserveleri salçalar ve turşularla doldurdu kapattı, sıktı annelerimiz.
Bu kış başımıza neler gelecek, neler olup, bitecek; izleyip göreceğiz.