araladığımda bahçemizdeki ağacın en tepesinde kalmış hurmalarla göz göze geliyorum.
Hurmaların küskünlüğü ve hüznü usulca sızmaya çalışıyor odama.
Sanki beni bekler gibiler dertleşmek için. Araladığım penceremi bu kez sonuna dek açıyorum.
Hiç gelmeyeceğini bildikleri bir sevgiliyi bekler gibi umutsuzca beklemenin yorgunluğu var yüzlerinde.
***
Yaşlanmışlar epeyce…
Hani neredeyse kargalara da razı olacak gibiler, ancak onlar bile uğramaz olmuşlar…
Ne desem boş!
Yine de geveliyorum işte bir şeyler…
Diyorum; bilenler bilir, ben ne çok severim sizi. Ağırlamak istemez miydim hiç! Ama olmayınca olmuyor işte.
Sevmek de yetmiyor bazen.
***
Denemedik mi sanıyorsunuz?
İnsan, önce kolay yolu seçiyor. Belki de bu daha çok yaralıyor her iki tarafı da…
Hepiniz gördünüz. Olmadı işte!
Ya riski göze alacaktık, ya da öyle çaresizce bakacaktık karşıdan…
Ne kadar sürer bilinmez ancak en azından toprakla, doğayla bütünleşecekler diye düşündüm.
Tıpkı insanlar gibi… Belki bir gün başka bir şekilde yine, yeniden “Merhaba!”
***
Peki ya gardırop köşelerinde üstlerine geçmiş zamanın kokusu sinmiş, umutsuzca bekleyen giysiler…
Salonun baş köşesine kurulan konsolun içinde tozlanmış, aç biilaç bekleyen o çok kıymetli yemek takımları…
Eski canlılığı yoksa, her geçen gün biraz daha ölmekteyse, en acısı da elden bir şey gelmiyorsa, ister evin bir köşesinde, ister ağaç tepesinde ne fark eder?
Her gün ölmeye tanıklık etmek çok daha acıtıcı değil mi?

