Seksenlerin başı… İzmit’te altyapı inşaatları yapan bir firmada makine şefiyim. Şirket, ödemeleri adeta bir gelenekmiş gibi sürekli aksatıyor. Bahane hep hazır: “İller Bankası istihkakları geç yatırıyor!” Oysa fısıltı gazetesine göre, aldıkları yüklü nakitleri yüksek faizde eritip paraya takla attırıyorlar. Kısacası, cebimize her daim iki ay öncesinin maaşı giriyor.
Derken bir maaş günü ne olduysa oldu, talih döndü ve tüm alacaklarımızı tek seferde nakit olarak aldık! Cep rahatlayınca insanın kanı kaynar ya, benim de kaderim o gün yazıldı.
Şantiyede Düzceli Piri Usta adında bir kalıp formenimiz vardı. Misafirhanede kalan, genç irisi, esmer, yağız, sesi gür ama saygıda kusur etmeyen, arı gibi çalışan bir Karadeniz delikanlısı… Altında da hani derler ya, yaldır yaldır yanan, ördek başı yeşili bir Murat 124 var ki düşman çatlatır! Tavanı siyah deri kaplı, tamponları ve farları 131’e benzetilmeye çalışılmış; hırslı, özgün ve “ben buradayım” diyen bir makine.
Bir gün dayanamayıp sordum:
— Piri Usta, bu arabaların piyasası ne ayak?
— Araba mı lazum Mesut Bey?
— Öylesine sordum yahu.
— Vereyum oni saa!
— Kaç lira?
— Ne kadar paran var?
— Var biraz işte…
— Tamam, sana şu kadar olur!
Vur kolların arasına, tut Osmanlı pazarlığını… İlk arabamı böylece Piri Usta’dan koparmış oldum.
İlk zamanlar her şey bir rüyaydı; doluşuyorduk içine, istikamet Cebeci! Günübirlik deniz sefalarının tadı başka oluyordu. Fakat çok geçmeden anladım ki bu araba “dışı seni yakar, içi beni” türünden bir baş belasıymış. Sürekli masraf çıkarıyor, en olmadık yerde yolda bırakıyordu. İzmit Eski Sanayisi’ndeki başta Apo Usta olmak üzere tüm Hacı Murat tamircileri kısa sürede en yakın ahbaplarım, sırdaşlarım oluverdi.
İş öyle bir raddeye geldi ki, sabah çalışmazsa diye akşamları arabayı evin yanındaki hafif yokuş aşağı yola bırakıyordum; hani vurdurarak çalıştırırım umuduyla.
Bir sabah uyandım, araba yerinde yok! Sokaklarda bakına bakına aşağı indim. Yokuşun bittiği düzlükte bizim yeşil ördeği kapıları açık buldum. Kontak anahtarının altından kablolar sarkmış, düz kontak yapmak için canla başla uğraşmışlar ama nafile… Hasılı, dönemin profesyonel oto hırsızları bile bizim arabayı çalıp götürmeyi becerememişti!
O dönem o firmadan ayrılıp oluklu mukavva kutu üreten daha düzenli bir fabrikaya geçtim. Çalışmayan, kaportası dökülen ve binbir problemi olan yeşil belayı da eski şirketin hurdalığının bir kenarına terk ettim. “Elime para geçerse toplar, satarım.” diye düşünüyordum.
Günlerden bir gün, eski şirketin oto elektrik işlerini yapan Veysel Usta aradı:
— Mesutçuğum, hurdalıktaki araba senin mi?
— Evet abi, benim.
— Satar mısın, kaç para istersin?
Ağzımdan “2 birim” çıktı. Daha aşağısı kurtarmazdı çünkü o vakit sıfır kilometre araba 3 birimdi. Veysel Usta da tıpkı benim gibi arabanın o yaldır yaldır dış görünüşüne vurulmuş meğer. Atladı geldi, 2 birim nakiti elime saydı; anahtarı, ruhsatı alıp gitti.
Yeni iş yerimde yemek yerken laf arasında arabayı sattığımı söyledim.
“Kaça verdin?” dediler.
“2 birime.” dedim.
Fabrikada bir kıyamet koptu:
“Yahu insan bir haber verir, o fiyata biz alırdık!” falan filan…
Neyse dedik, sağlık olsun; satan memnun, alan memnun.
Yani ben öyle sanıyordum…
Birkaç gün sonra Veysel Usta bizim fabrikaya çıkageldi. Yüzünden düşen bin parça:
— Mesutçuğum, ben bunca yılın esnafıyım, hayatımda böyle kazık yemedim! Arabaya takmak için dünya kaporta aksamı aldım ama monte edecek şasi bulamadık, meğer arabanın altı tamamen çürümüş! Gel helalleşelim; aldığım tüm kaporta malzemelerini de sana vereyim, istersen bana biraz da ceza kes ama benim paramı geri ver.
Şoke olmuştum.
— Abi bir dakika, dedim. Burada ben arabayı sattım diye bana küsen, “Biz alırdık.” diye sitem eden bir ton adam vardı. Dur onlara soralım.
Fabrikada “Ah ben alacaktım.” diye dövünen ne kadar arkadaş varsa hepsine tek tek gittik. Tabii acı gerçeği duyanların hepsi anında çark etti, mırın kırın edip arkasını döndü.
Veysel Usta’ya döndüm:
— Abi, biz seninle el sıkıştık, helalleştik. Ben o parayı çoktan harcadım, sana geri verecek kuruşum yok. Sen kendin ısrar ettin, görerek aldın, dedim ve ustayı uğurladım.
Aradan aylar geçti…
Günlerden bir gün, Kocaelispor maçı için İsmetpaşa Stadı’nın kapalı bilet gişelerinde kuyrukta bekliyorum. İlerilerden aşina bir ses yükseldi. Bizim sanayideki Apo Usta!
— Mesutçuğum! Hiç görüşemiyoruz, artık sanayiye de uğramıyorsun?
Gülümseyerek arkama baktım, sıramı kaybetmeden seslendim:
— Arabayı değiştirdim ustam, kusura bakma! Artık sanayiye yolum düşmüyor!
Sağlıcakla kalın.

