Bir kez girsem, girebilsem, girmekle kalmam ki, geçerim içinden…
Belki durup bakarım biraz, hatta uzun uzun…
Bilemiyorum!
Sahi, önünde küçük bir havuzu olan, asmasının altında bir çay içimi oturulan o bank duruyor mudur
hâlâ?
Duruyorsa, eski sohbetleri saklıyor mudur? Gidenlerle birlikte silinmiş midir yoksa?
Ah!
Kısacık bir zaman diliminde, yaşama doyumsuz sohbetlerdeki sözcükler eşliğinde baktığımız,
yenilendiğimiz, o günler…
Seslerimize eşlik eden fıskiyenin belleğinde midir umutlarımız? Gidenlerle birlikte onlar da mı yok
olmuşlardır yoksa?
Ah!
Ki, en çok tutunduğumuzdu umutlarımız…
Kokular!
Kokularımız…
Sevdiklerimizin, giysilerimizin, evlerimizin, sokaklarımızın kokuları…
Kokularla bağlanırız bir insana, bir mekâna, bir sokağa…
Onca sokaktan geçtim de, yok! Duyamadım bir daha o kokuyu…
Sahi, aynı mıdır o sokağın kokusu? Gidenler alıp götürmüşler midir yoksa?
Sesler!
İnandığımız, güven duyduğumuz, sığındığımız sesler…
Ruhumuza huzur veren, dinlendiğimiz, sarıp sarmalayan yumuşacık sesler…
Yoran, tırmalayan, kavgacı sesler…
Anlamakta, algılamakta zorlandığımız mırıl mırıl sesler…
Ruhsuz sesler…
Ah!
Kaybetmekten korktuğumuz sesler…
Gidenlerin ardından gitmeyen, hep bizimle kalan sesler…
Fotoğraflar!
En çok acıtan da onlar…
İşte onlar, öylece kalıyorlar…
Gidenlerin ardından gitmiyorlar hiç…
Onca yıl boyunca göğsüme basarak öpüp kokladığım ilk gidenin ardından, bakamıyorum şimdi ne son
gidene, ne de ilk gidene…
Bir de birlikteyse ikisi…
Hiç!

