Yılmaz Erdoğan’ın 2005 yılında gösterime giren Organize İşler filminde bir sahne vardı.
Altan Erkekli’nin canlandırdığı yazar, imza gününün nasıl geçtiğini sorması üzerine, karısına “Daha vurucu şeyler yazmam gerektiğini söyledi kitapçı.” diye cevap veriyordu.
***
Bu film vizyona girdiğinde, henüz sosyal medya sözlüklerden ve belki forum sitelerinden menkuldü.
Adına en genel anlamda sosyal medya dediğimiz, bugün üyesi olup, birbirimiz ve ‘ünlüleri’ takip ettiğimiz, rest çekip, kavgalar ettiğimiz, herkese -ama herkese- haddini bildirdiğimiz siteler, uygulamalardan haberimiz yoktu.
***
Bu zaman içinde, sosyal medya hesaplarında, örneğin özellikle Twitter’da 140 karakter ile daha sık nükseden vurucu olma, vurucu olana vurulma hastalığımız ile yaşamı sürdürmekteyiz. Kah en ağlak cümleleri paylaşıyor, kah en ‘atarlı’ tavırları çeşitli platformlar aracılığıyla sergiliyoruz.
***
Uzun süren tartışmaların içinde, baktık ki söyleyecek sözümüz kalmıyor, bir holiganın taraftar otobüsünde rakip taraftara ardını dönmesi gibi, karşıya küfürler savuruyoruz.
Bunlar hep vuruculuk işte.
Bir tatilcinin bileklerini suya sokma merakı gibi, sosyal medya nehrine bazen kolumuzu, ayağımızı sokup akıntısına kapılsak da, vurucu olma hastalığı -galiba- sosyal medyanın bize bir armağanı değil.
***
Sosyal medya, bu bereketli topraklar üzerine, sadece gelmiş ve konmuş da olabilir.
Vuruculuk deyince sert söylemler akla gelebilir önce. Vuruculuk demek, dikkat çekmekle ilgili bir durum.
Hediyenin ambalajı yani.
Özünden uzaklaşan, o an seni yakalayan, dikkat çekmek maksatlı her şey.
Zıpkınla bir balık ‘avlamak’ gibi bir şey.
***
Sosyal medya öncesi ile ilgili bu topraklara dair bir örnek verebilirim.
Yıllar, yıllar önce ATV’de bir program başlamıştı.
Çeşitli rahatsızlıkları olan ve maddi külfeti yüzünden tedavi olamayan insanlar programa başvuruyor, ünlüler ise bu masrafları karşılamak için belirli bir miktar parayı veren seyircilerle bir aktivite gerçekleştiriyordu.
Örneğin beraber yemeğe gitmek ya da tekne gezintisi…
***
İşte bu programı Metin Akpınar sunuyordu.
Birkaç hafta sonra, çok fazla ajitasyona girmeden az şekerli kıvamda programı sunan usta oyuncudan görevi Esra Ceyhan devraldı.
Ardından yayın her hafta ağlama seanslarıyla devraldı.
Yani özetle, artık çok ‘vurucu’ bir programa dönüşmüştü.
***
Okan Bayülgen kendi programlarından birinde, bir klasiğe dönüşen medya arkası bölümünde, henüz söylemeye bile başlamamış Bülent Serttaş’ın türküsünde ağlayan Esra Ceyhan ile ilgili ayrı bir bahis açmıştı.
Ağlamak önemli.
Bugün ülke bu durumdaysa, ağlama kasetleri elden ele dolaşan biri yüzünden.
***
Vurucu olmak, etkileyici olmaktan daha öte bir eylemi ifade ediyor.
Etkilemek deyince, kelime başlı başına gayesini belli ediyor. Etkilemek isteyen insanın, yine de anlattığına dair bir derdi var diyebiliriz.
Seni, yanına konu bağlamında çekmeye çalışıyor.
Oysa ki bugün sosyal medyada vücut bulan tartışmaların, paylaşımların çoğu vurucu olma azmiyle yanıp tutuşuyor.
***
Vurucu olmayı istemenin farklı sebepleri olabiliyor.
Reklam da olabilir işin için de.
Ateşinde kavrulanlar, bu motivasyona nasıl sahip olabiliyor sorusu sorulabilir.
Herhangi bir sosyal medya platformunda yapılan paylaşımların altı “küfür – kıyamet” mertebesinde.
Paylaşımın içeriği ne olursa olsun.
Bir paylaşımın altında vatan millet savunusu var örneğin. Küfürler havada uçuşuyor, vatan savunusu esnasında. Herhalde bir küfür kotası var, dolduran taraf bir günlüğüne ülkeyi kurtarmış oluyor.
***
Hayli örnek verilebilir.
Takip ettiğimiz programların vurucu olması değil de anlattıkları bizi çekiyor olsaydı, sadece 99 depreminden hemen sonraki birkaç sene boyunca izlediklerimiz sayesinde deprem toplanma arazilerinde yapılaşmaya izin vermezdik. Zaten yapanlar da bunun bir terbiyesizlik olduğunu anlardı.
***
Bu arada sayın okur, az önce son cümlede terbiyesizlik kelimesini tercih ederek ben de ‘vurucu’ olma ateşine kapılmış olabilirim.
Bağışla.
Ama sen de kabul edersin ki, deprem toplanma arazilerine ya da dere yataklarına ev yapmak, yaptırmak hafif kelimelerle geçiştirilecek icraatlar değiller.
Vurucu olana çok kapılmaz, ambalaj ile fazla ilgilenmezsek, zıpkının yakaladığı balık olmayız.
Bütün dünyaya kafa tuttuğumuzu söylediklerinde de bunun nasıl olabildiğini sorabiliriz.

